Kahvenin tarihçesi 9. yy.a kadar dayanmaktadır. Kahve ilk olarak Etiyopya’nın yüksek yamaçlarında görülmüştür. Bir efsaneye göre; Etiyopya’nın Kaffa köyünde bir çoban keçilerinin bir kırmızı bitkiyi yediğini ve daha sonra keçilerin canlandığını ve zıpladığını farketmis ve kendisi de bu meyveyi yiyince canlandığını ve keyif duyduğunu hissetmiş. Çoban daha sonra bu olayı bir arkadaşına anlatmış, böylece kahve bilinir olmuş. Etiyopya’dan kahve Mısır ve Yemen’e 15. yy.da İran, Türkiye ve Kuzey Afrika’ya yayılmıştır. Türklerin kahveyle tanışması ise İstanbul’un fethine rastlamaktadır. Daha sonra Yavuz Sultan Selim’in 1517 Mısır’ın fethiyle, kahvenin İstanbul’da ticareti başlamıştır. 1554’te İstanbul’da ilk kahvehane açılmıştır.
Avrupa’da kahvenin yaygınlaşması ise Viyana Kuşatması sonrasında geri çekilen Osmanlı birliklerinin bıraktığı ganimetler sayesinde olmuştur. Bu ganimetlerden çuvallar içinde bulunan kahveleri Avusturya askerleri deve yemi zannettikleri için yakmaya kalkışmış ve bunların kahve olduğunu bilen Avusturya casusu George Kolschitzky yakılmayıp kendisine verilmesini rica etmiştir. Kendisi daha sonra Viyana’da bir kafe açarak Avrupa’da kahveyi tanıtmış ve yaygınlaştırmıştır.
Kahvenin Türk kültürüne etkisi öncelikle Türkçemizde görülmektedir. “Kahvaltı” sözcüğü kahve-altı yani, kahveden önce manası taşımaktadır. 17. yüzyılda ise kahve, Türk kültürünü Avrupa’ya tanıtmaya yardımcı olmuştur. Avrupalı kadınlar Türk kıyafetlerini örnek almış, mehter marşı da o yıllarda taklit edilmiştir. Hatta Osmanlı sefiri, Paris sosyetesine kahve davetleri düzenleyerek bu içeceğin daha da büyük ilgi görmesini sağlamakla beraber bu davetlere katılmak kentin ileri gelenleri için büyük bir ayrıcalık sayılmıştır.